Yukarıda
değindiğimiz gibi toplumumuz genelde Tanrı'ya inanan bir toplumdur.
Tanrı'ya inanmakla birlikte pek de derine inmeyi sevmeyen hatta bu konuda
"aklımı yitiririm, neme lazım" tarzında düşünceleri olan bir
toplumdur da. Bu nedenle de Kutsal Kitaplar sadece kutsaldırlar. Nasıl
olsa hep aynı şeylerden bahsetmektedirler. Bu vatandaşlarımız için inaçlar
arasında hiç mi hiç fark yoktur, önemli olan iyi bir insan olmaktır.
Aslında bu düşüncelerde elbette doğru olan bir takım noktalar da vardır.
Bu bizim toplumumuzun hoşgörü anlayışını yansıtan güzel bir vasfıdır.
Bu sözlerin derinliklerinde sürekli iyilik arzulayan bir davranış arayışı
vardır. O nedenle bu tavırlarından ötürü onları yargılamak söz konusu
değildir. Korkulan, sadece bu tavırlarından ötürü Tanrı'nın Lütfundan,
Tanri ile yakınlaşmanın esenliğinden onların mahrum kalmasıdır. Çünkü
insan oğlu bugün var, yarın yoktur. O zaman insan bu kısacık ömründe
Yaratıcısını tanıyamazsa nerede tanıyacaktır? Bizi bu konuda bu cümleleri
yazmaya sevk eden bütün bu kaygıdan onları Tanrı'yı aramaya ve bir an
önce O'nu öğrenmeye teşvik etme arzusudur.
"Esasında
hepimizin Tanrısı bir, esasında dinlerin hepsi bir'' fıkri biraz Agnostik
(evreni bir Tanrı yaratmıştır ama bu Tanrı'nın herhangi bir kitabının
olup olmaması ya da bir yol oluşturması önemli değildir diyenler)
düşüncenin etkisinden kaynaklanan bir düşüncedir. Bu düşünceden etkilenen
kişilerimiz "Nasıl olsa Yaratan dünyayı yaratmıştır. Ben ara
sıra hatırladıkça 0'na hamdederim. Sıkışınca O'na başvururum. Kızınca
eh gene O'na çatarım. Benim inancım bu" tarzında fıkirlerle bir
rahatlık ve rahatlığın getirdiği rehavet içinde Tanrı'yı tanırlar
ve öyle de tanımlarlar. Bu Tanrı'yı hiç düşünmeyen ve aramayan fıkirlerden
daha iyidir hiç kuşkusuz. Umarız bu biçimde düşünenler Tanrı'yı gerçekte
tanımak isteyeceklerdir.
Biz burada
yine kendi inancımızı anlatma açısından konuyu sürdürmeye devam edelim.
Çalışmamızın başında dediğimiz gibi bütün Evreni Yaratan tek Tanrı
bilgisinden bütün inançlar şöyle ya da böyle etkilenmiştir demiştik.
Bu etkileşim doğrudur. Ama doğru olan bir diğer nokta daha vardır.
Halkımızın söylediği gibi bütün inançlar hiç te aynı değildir. Belki
bazı ahlak kuralları, bazı anlatım ve uygulama benzerlikleri vardır.
Ama Tanrı'ya bakış açıları, Tanrı'nın sundukları hiç te aynı değildir.
Bu nedenle her inanç kendi içersinde kalır ve kendi doğrusu üzerinde
devam eder gider. Burada bu farklılığı yine bir özet şeklinde size
gösterebilmek için kendi inancımızla, halkımızın birçoğunun inancı
olan İslam inancını karşılaştırmak istedik. Burada hemen şunu ifade
etmek istiyorum ki, bu çalışmayı ne İslam inancına hakaret etmek,
ne de onu küçük düşürmek amacıyla yapmadık. Zaten kitabımızın başında
bunu açık bir dille belirtmiştik. Çünkü gerçekten İncil'e iman etmiş
imanlı bir kişinin bir başka inancı küçültmesi, saldırması ya da herhangi
bir saygısızlıkta bulunması düşünülemez bile. Biz burada yalnızca
inancımızın Mesih İsa'ya olan bakış açısiyla Kur'an-ı Kerim'in bakış
açısının esasında tamamen farklı olduğunu, dolayısıyla her inancın
aynı şey demek olmadığını belirtmek istiyoruz. Dediğimiz gibi Kutsal
Kitap bize göre Tanrı'nın kendine has oluşturduğu bir formül üzerine
oturmuştur. Bu formül Tanrı'nın Mesih İsa üzerinde çizdiği Tanrı çizgisidir.
Doğal olarak bize göre Tanrı çizgisi başka bir manevi anlatımla uymamaktadır.
Biz bu nedenle kendi bakış açımızı aktarmak istiyoruz.
Bunu
yaparken de genelde İncil ayetlerinin anlayışını dile getirerek, Kur'an-ı
Kerim ayetlerini yorumlamıyoruz. Çünkü bunun ancak İslam İlahiyatçılarına
ait bir görev olduğunu biliyoruz.
Bu konuda
bu kadar hassas davranmamızın bir kaç nedeni vardır. İnançların kendilerine
göre anlayış ve algılayışlarına saygı göstermek gerekmektedir. Biz
bunu kendi inancımız için başkalarından istiyorsak bunu herşeyden
önce başkalarına da göstermek durumunda olmalıyız. Aynı zamanda bahsettiğimiz
inancın birçok izleyicilerinin samimi duygularına saygı göstermeyi
de göz ardı edemeyiz. İnsanları rencide etmeden kendi anlayış ve algılarımızı,
inancımızı birbirimize anlatmayı öğrenmeliyiz. Ayrıca çağımızda diyalog
deyince yalnızca karalama algılayışına karşı bir set çekmek için bu
konuda samimiyetle hassasiyet gösterdiğimizi söylemek istiyoruz. Ne
yazık ki zamanımızda birçok konuda yalnızca yargılamalarla bazı noktalara
varılmak istenmektedir. Karşılıklı diyalogları engelleyen bu tarz
iletişimsizlikler dünyayı zaten yeterince zindana çevirmiştir. Birşeye
inanan insan neye neden inandığını bir başka insana ve öğretiye saygı
duyarak da anlatabilir kanısındayız. Zira bunun dışında yaklaşımlar
fıtne oluşturan yaklaşımlardır. Diyalog iletişimdir. Taktik, yöntem
ya da başkasının aklını karıştırmak değildir. Bir insanın bir şeye
neden inandığı ya da neden inanmadığı ancak bu yolla açıkça anlaşılır.
İnsanlar birbirlerini anladıkça da bence Kutsal olan ve herşeyin açık
seçik anlaşılmasını isteyen Tanrı'nın yolunu daha net bulmuş olurlar.