|
EVRENİ SARAN TANRI BİLGİSİ
"Haksızlıkla
gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı
Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Tanrı'ya dair bilinen
ne varsa, gözlerinin önündedir. Tanrı hepsini gözlerinin önüne serdi.
Dünyanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsıız
gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu
nedenle özürleri yoktur. Tanrı' yı bildik leri halde O'nu Tanrı olarak
yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler;
anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını iddia ederken
akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı 'nın yüceliği yerine ölümlü insana,
kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler.
" (İnci1-i Şerif / Romalılar 1:18-23)
Burada
açıkça gördüğümüz gibi Tanrı bütün evreni kapsayan bir kavramdır. Bu kavram
yaradılış anından itibaren bütün insanlığın yüreğine nakşedilmiştir. Bu
nedenle "din" olarak isimlendirdiğimiz ve sonuçta insanın kendisinden
üst bir varlığa ya da yaratıcıya inanma ihtiyacından oluşan yeni bir kavram
ortaya çıkmıştır.
Kutsal
Kitap'ın ilk ayetini okuduğumuzda "Başılangıçta Tanrı yeri
ve göğü yarattı" (Tekvin l:l) sözüyle karşılaşmaktayız. Bu
ilk ayetle esasında büyük bir bilgilendirme başlamaktadır. Kutsal Kitap
Tanın'nın varlığı ya da yokluğu üzerinde hiçbir tartışmaya gi rişmek ihtiyacını
duymaksızın sözlerini aktarmaya başlamaktadır. Doğru olanı da budur. Çünkü
Tanrı eğer bütün evreni yaratan ve bütün evreni kapsayan bir varlıksa
kendi varlığı üzerinde sınırlı insan düşüncesinin kaygılarında tartışma
gereksinimi duymaz. Kendi varlığının tartışılması konusunu yarattığı ve
düşüncede özgür bıraktığı insanın kendisine bırakmıştır. Ama kendisi mutlak
hakim olarak böyle bir tartışmanın sözünü dahi etmeksizin kendisi hakkında
insanlığı bilgilendirmeye başlar.
Dinlerse daha
çok bu bilgilendirmeden yola çıkarak bazen Tanrı'nın anlattığı bu kesin
hatlar üzerinde bir yerlere oturmuşlar, bazen de Tanrı'nın anlatmadığı
ama insan yüreğine nakşettiği varlığının gölgesinden esinlenen insanların
dudak uçlarında şekil kazanmışlardır. Özellikle bu çalışmanın başında
sizlere Tanrı'nın varlığını ve yüceliğini, "din" kavramından
biraz uzaklaştırarak sunmaya gayret ettim. Burada bir din karşıtlığı ya
da bu kavramın varlığı, yokluğu şeklinde bir tartışma içine sizleri çekmiş
olmak istemiyorum. Çünkü Tanrı gerçeğini çok net olarak algılayan ama
din olarak tanımlanan bir takım Tanrısal yolları da burada söylemeden
geçemeyeceğim. Ama din kavramını bir Budizm, bir Şinto dini için ya da
bir mitolojik inanç için de kullanabiliriz. Bu anlamda din Tanrı'nın yarattığı
insanlığın, sevgisinde ilişkiye çağırdığı yolu net bir biçimde görebilmesini
engellemektedir. Ben burada din ve dinler kavramlarından uzak kalmanın
önemini vurgulamak, başka bir deyişle Yüce Yaratıcıyı kendi anlattığı
şekliyle, insan algılamaları ya da insan uygulamaları olmaksızın net olarak
tanımaya önem verdiğimizi söylemek istiyorum.
Esasında bütün
evrenin hakimi olan Tanrı'yı yüzde yüz tanımak ve bilmek biz insanlar
için sınırlarımız dışında bir olaydır. Bizler ancak Tanrı'nın bize kendi
algı sınırlarımız içinde gerek seçtiği kişiler, gerekse tarihsel bir takım
olaylarla anlattıkları ya da yaşam kesitleriyle bize tanıtmaya çalıştıkları
kadarıyla biz 0'nu tanıyabilir, algılayabiliriz.
Bu bağlamda
dünyada bir O'nun anlatımı, bir de insanların gerek O'nun anlatımından
esinlenerek, gerekse 0'nun anlatımını daha henüz işitmeden yüreklerinde
gizli Tanrı'yı arayışları ile ürettikleri anlatımlar vardır. Ama gerçek
şudur ki. ne O'nun anlatımlarından esinlenerek ürettikleri, ne de kendi
yüreklerine işlenmiş Tanrı bilgisinden yola çıkarak ürettikleri, insanları
gerçek insan-Tanrı ilişkisine ulaştıramamaktadır. Bu ilişkinin tek bir
yolu vardır. Bu yol Tanrı'nın kendi kendisini açıkladığı yoldur. Ancak
Tanrı yolunu Tanrı'nın kendi sözlerinden ögrenenler, Evrenin hakimi olan
Yüce Tanrı'ya kavuşma şansına sahip olanlardır. Diğerleri ise kendi söylediklerini
kendileri uygulayıp dururlar. Bu kişiler gerçek Tanrı anlatımını işitseler
bile inandıkları insan ürünü inançlar bazen tabu olarak kalmakta ve bu
kişiler hiçbir zaman gerçek Tanrı bilgisine varamamaktadırlar.
Uzakdoğu'ya
yaptığım bir iş gezisinde büyük bir fabrikanın yönetim odasına girmiştim.
Fabrika büyük bir disiplin içinde işliyordu. Herşey çağdaş ve yönetim
de oldukça güçlü görünüyordu. Bütün bu düzen içinde odanın bir köşesinde
asılı duran oyuncak bir bebek dikkatimi çekti. Daha sonra bu bebeğin burada
insanlar tarafından tapınılan bir Tanrı olduğunu öğrendiğimde gerçekten
aklım karışmıştı. Nasıl oluyordu da bir uygarlık devi içinde, büyük bir
azim ve disiplinle çalışan bu insanlar, böylesine görkemli bir evrenin
yaratıcısını bir bebek içinde açıklayabiliyorlardı. Sanırım bu küçük örnekle
yukarıda söylediğim cümle daha anlam kazanmış oldu. Bu çalışkan, saygılı
insanlar tarihin derinliklerinde kendi atalarının ürettikleri inancın
artık kurtulamaz birer takipçisi olmuşlardı. Bu inanç Evrenin Yaratıcısının
sözlerinin onlara ulaşmasını önleyebilecek kadar artık tabulaşmış bir
hal almıştı. Ama eğer bu kişilerle kendi inançları hakkında biraz konuşabilme
şansımız olsaydı, herhalde şu ya da bu şekilde, bir takım simgelerle,
ruhlara inançla oluşturdukları inançları içinde muhakkak evrenin hakimi
Tanrı inancından ufak tefek alıntıları, benzerlikleri görebilecektik.
Bu insana daha yaradılışında verilen Tanrı bilgisinin esintilerinden kalmış
kırıntılar olacaktı.
Buna göre
biz her inanç içinde bütün evreni kapsayan Tanrı bilgisinden bir miktar
olduğunu gözlemleyebiliriz ve en azından bu noktada az da olsa başka inançlarla
iletişim kurabilmemiz söz konusu olabilir. Ama esas olan yüzde on, yüzde
yirmi Tanrı bilgisi ve geri kalan insan yönlendirişi değildir. Bizim anlayış
ölçülerimizde Yüce Yaratıcı'nın, bizim anlayışımıza göre kendini tanıttığı
yüzde 85'lere varan ve özünde doğrudan doğruya Tanrı ile yüzde yüz birlikteliği
sağlayan gerçek Tanrı bilgisidir.
Biz dolayısıyla
bu bilginin, bu Tanrısal gerçeğin Kutsal Kitap çerçevesinde bütün insanlığa
açıklandığı kanısındayız.
Bu doğaldır
ki, bazı kişi ve inançlar için yalnızca bizim doğrumuz olarak kalacaktır.
Sunuş bölümünde anlatmaya çalıştığımız gibi bu yalnızca bizim doğrumuzun
ne olduğunu merak edenler için bir anlatımdır. Yoksa amaç ne kimsenin
doğru bildigine saldırmak ne de kimsenin doğru bildiğine saygısızlıkta
bulunmak değildir. Atalarımız "Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz"
demişler. Gerçekten herkes yaşadığı toplumda yerini bilirse ve ona göre
yaşamını sürdürürse sanırım bu topluluk dünyanın en medeni topluluğu olurdu.
Eger kişi gerçekten Kutsal Kitap izleyicisi olma yolunda kararlı ise;
sanırım kitaptaki ayetler konuya açıklık :
"Özgür
insanlar olalak yaşayın; ama özgürlüğünüzü kötülük yapmak için bahane
etmeyin. Tanri'nın kulları olarak yaşayın. Bütün insanlara saygı gösterin.
İmanlı kardeşlerinizi sevin. Tanri'dan korkun, krala saygı gösterin."
(İnci1-i Şerif / I.Petrus 16- I 7)
|